• BIST 114.418
    • Altın 163,268
    • Dolar 3,8030
    • Euro 4,6507
    • İstanbul 10 °C
    • Ankara 2 °C
    • İzmir 7 °C

    Sanat,Sanatçı ve Toplum

    Erhan Bayladı

     

                Sanat, sanatçı ve toplum arasındaki derin ilişkiyi anlamak için öncelikle sanat ve sanatçının anlamını bilmek gerekir. Sanat; yaratıcının içinden gelen duyguyu, heyecanı ve hissettiklerini elindeki imkanlarla bir ahenk içerisinde dışa aktarıp ortaya çıkartması, yani göz önüne sermesidir. Aslında sanat; hoşa gideni yaratma, yaratılanı başkalarına beğendirme çabasıdır. İşte bu çaba içerisinde olup da ortaya eser çıkartana ise “Sanatçı” denir.

                Sanatçı; Tanrının kendisine verdiği yeteneği belli bir disiplin içerisinde kullanarak üretendir.

                Sanatçı; sıradan insanlara göre düşüncelerini farklı yönde oluşturan, farklı şekilde yorumlayan, hissettiklerini kendine göre tasarlayarak eserlerine yansıtıp üretendir. O, yetenek sahibidir, herkes gibi duymaz, herkes gibi görmez. Onun nasıl duyduğu; bestelediği bir eserde, nasıl gördüğü; yaptığı bir resimde, heykelde, ya da çektiği bir fotoğrafta, nasıl hissettiği ise sergilediği bir oyunda anlaşılır.

                Sanatçı; hiç bitmeyecek bir estetik kaygı içindedir. Eserlerini daima bu kaygı içerisinde oluşturur ve insanlara sunar.

                Sanat; yeteneğin yanında bir aşktır, bir üretme güdüsüdür. Herkes sanatçı olamaz. Yani yeteneğini, sanata karşı olan sevgisini ve kendisini disiplin altında tutamayan insan sanatçı olamaz.

                Sanatçı; güzelin, ilgi çekecek olanın, fark yaratanın peşinden koşandır. Bütün bunların yanında sanatçının hayal gücü de farklı çalışır.

                Sanatçının toplum içindeki yerine bakıldığında ise çok önemli bir konuma yerleştiği görülür. Disiplin içinde yetişmiş sanatçı, topluma ışık tutan, yol gösterendir. Sanatçı sıradan insandan farklılığını; sosyal hayatta ve yaşamının her anında gösterdiği davranışlarla belli eder. Kırılgandır, alıngandır, mükemmeliyetçiliğinden dolayı her şeyin doğru ve düzgün olmasını ister. Sanatçı; protesttir; isyankardır, toplum menfaatinin tersine gelişen olaylarda her zaman en önde o yer alır.  Öte yandan vefalıdır; hocasına, ustasına, geçmişte sanata katkıda bulunanlara her zaman vefa duygusu taşır.

                Sanatçısı bol olan; sanata önem veren, sanatta ileri gitmiş toplumlar, demokrasi bilincinde, kolektif düşünmede, paylaşmada, sorumluluk yüklenmede yol almış ve gelişmiştir. Çünkü sanata önem ve değer veren toplumların bireylerinin bilinci ve algılaması açık olur.

                Sanat; aynı zamanda bir mukayese bilimidir. Örneğin; ressam renkleri, müzik adamı sesleri mukayese ederek eserlerini oluşturur. İnsandaki mukayese gücünü arttırdığı, algılamayı geliştirdiği için sanatla iç içe, ya da sanatla yakından ilgilenen insan; seçenekler arasında doğruyu ve güzeli bulmakta zorlanmaz.

                Lev Tolstoy’un: “Sanat, düşünebilen, gerçeği görebilen, toplumu anlayabilen insanların işidir” sözü işte tam da bunu vurgulamaktadır.

              Sanatla ilgilenen insanın ruhsal gelişimi de farklıdır. Kendini güzeli üretmeye adamış; ya da güzel üretilenin peşinden giden insanın ruhsal gelişimi, sanata uzak duran bir insandan çok daha öndedir. Ruhsal olarak kendini geliştiren insan, her zaman estetiksel ve ahlaki değerlere önem verir, yaptığı her işi en doğru yapmak için çaba gösterir.

              Sanata gerçek anlamda önem veren bireyler hoş görülü ve insancıl olurlar. Şiddet onlar için akıllarının ucundan bile geçmeyecek bir olgudur, her şeyi konuşup anlaşarak halletme yolu onların daima birinci tercihidir.

                Ancak başta da söylediğim gibi sanatçı, tanrının kendisine verdiği yeteneği belli bir disiplin içerisinde kullanarak üretendir. Bu yönden bakıldığında bugün “Sanatçı” diye ortada dolaşanların hepsine “Sanatçı” demek doğru mudur, ya da ne derece doğrudur?

                Her insanın en az bir yönde de olsa bazı şeylere yeteneğinin olduğuna hepimiz şahit olmuşuzdur. Pekâlâ! Öyleyse her yeteneği olanın ortaya çıkardığı ürüne “Sanat” ya da yeteneğini kullanıp ortaya her iş çıkartana “Sanatçı” diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz, dememeliyiz de… Çünkü böyle yaparsak bu; sanata gönül vermiş, eğitimini almış, onun disiplinine tâbi olmuş gerçek sanatçılara haksızlık olur.

                İyi de bu durumda sanatçı olanla olmayanın ayrımını nasıl yapacağız? Halbuki neredeyse herkes sanatçı olarak anılmak, her fırsatta kendisine sanatçı olarak hitap edilmesini ister. Aslında bu ayrımı yapmak pek zor değil, hatta oldukça basittir. Örneğin eser besteleyen biri ortada yokken, yani yoktan var ettiği, yani ürettiği için sanatçıdır. O, eserini hissettiği duygularla yaratmış; bir disiplin içerisinde öğrendiği nota, armoni, nazariyat, prozodi bilgisini de içine katarak topluma sunmuştur. Beğenilip beğenilmemesi toplumun algı seviyesiyle ilgilidir ve tamamen de görecelidir. Sahnede şarkı söyleyen biri ise üreten değil, sanatı icra edendir. O, başkası tarafından üretilen, bestelenen bir eseri seslendirendir. Bu sebepten o kişilere “İcracı, ya da ses sanatçısı” denir ki buradaki; “Ses sanatçısı” kavramı onun eseri seslendirirken kattığı yorum sonucu eseri zenginleştirmesinden dolayı ona bahşedilmiştir. O, tanrının kendisine verdiği güzel sesi kullanarak hissettiği duygular eşliğinde eseri okumuş, hissettiği, içinden geldiği gibi söyleyerek karşısındakine beğendirmiştir.

                Aynı durum saz üstatları için de geçerlidir. Enstrümanıyla ilgili eğitim ve disiplin almış; o konuda kendisini geliştirmiş sazına hakim olan biri, önüne konan notayı sazıyla sese dönüştürürken içindeki sanatçıyı öne çıkartır, yani hissettiklerini parmağıyla, tuşlarla, ya da arşesiyle karşısındakine yansıttığında artık “Saz icracısı” olmaktan çıkmış, “Saz sanatçısı”na dönüşmüştür. Yani öğrendiği ve bildiği tekniği duygularıyla birleştirdiği an artık o da üreten sınıfına girmiştir ve bu durumda ona “Sanatçı” demek yanlış olmayacaktır.

                Bunu diğer sanat dallarına da taşımak mümkündür. Tüm görsel sanatlarda yaşanan kavram, ya da tanım karmaşası resim sanatında da yaşanır. Ressam olmak ile resim yapmak aynı şey değildir. Gerçek ressam eserlerini kendi iç dünyasına göre hayal ederek içinden geldiği gibi özgün ve özgürce oluşturur. O kendisini istediği, zevk aldığı bir tarz içerisine hapsetmiştir. Tarzı onun aynasıdır, kişiliğidir. Her eserinde kendinden, hissettiklerinden bir iz vardır; yine her eserinde tuvalin bir köşesinde muhakkak kendisinden bir parça saklıdır. Oysaki ressam olmayıp resim yapan biri için bunlar çok önemli değildir. Onun için önemli olan; tuvalin renklendirilmesi ve birilerinin çıkıp ona “Ne kadar güzel yapmışsın, eline sağlık!” demesidir. O yaratma kabiliyetine sahip olmadığından genellikle başkasının yaptığı resimleri kopyalar, çünkü onda tarz yaratma kaygısı yoktur, dolayısıyla bu tarz resim yapanlara -kendi eserini üretemediğinden- ressam, yani “Sanatçı” demek doğru değildir.

                Örnekleri çoğaltmak mümkündür ve bu durum; heykelde, fotoğrafta, edebiyatta, şiirde ve benzeri dallarda her zaman tartışma konusu olmuş ve her zaman da olmaya devam edecek gibi görülmektedir. Bütün bunlara rağmen olaya toplumsal gözle bakıldığında ne olursa olsun, sanatın hangi dalıyla uğraşırsa uğraşsın, ister profesyonel, ister amatör olsun, sanatla ilgilenen bireyi çok olan toplumun gelişme süreci, sanatla ilgilenen bireyleri az olan topluma göre çok daha hızlıdır. Ancak şunu belirtmekte de fayda vardır ki; toplumun her bireyi sanatsal yeteneklere sahip olamayabilir, olup da ona ayıracak zamanı olmayabilir, ancak iyi bir izleyici, iyi bir dinleyici olmak da kayda değer bir özelliktir.  Zaten bilmemiz gereken bir şey daha vardır ki, sanatta yol almış toplumlardaki sanat eleştirmenlerinin pek çoğu, sanatçı olmadıkları halde sanatçılara yön vermiş, onlardan kabul görenler yücelmiş, göremeyenler ise tarihin derinliklerinde kaybolup gitmiştir.

                Sanatçı, topluma önderlik eder, yol gösterip yön verir ama bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir unsur daha vardır, o da; toplumdaki yön vereceği bireylerin sanattan anlıyor, gerçek sanatla popüler sanat arasındaki farkı ayırt edebiliyor olmasıdır. Popüler sanatın; eğitmeye, öğretmeye yönelik değil de eğlendirmeye yönelik olduğunu, ortaya çıkartılanların sabun köpüğü gibi kısa zamanda yok olacağını fark eden toplumların her zaman gelişme içinde olacakları kaçınılmaz bir gerçektir. Unutulmaması gereken bir gerçek de şudur: Bir toplumun uygarlık ve refah seviyesi; sanata ve gerçek sanatçıya nasıl baktığıyla, onu nasıl kollayıp koruduğuyla, onu nereye oturttuğu ile orantılıdır. Bunu en iyi anlatan sözlerden birini de:

                “Yüksek uygarlığın merdiveni sanattır” diyerek ulu önder Mustafa Kemal Atatürk söylemiştir.

     

                                                                                                              Erhan Bayladı

    Bu yazı toplam 343 defa okunmuştur.
    Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Sosyal Manşet | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : [email protected] | Haber Scripti: CM Bilişim